Siyasi İpotekli Kafalar Değişmedikçe

Siyasi İpotekli Kafalar Değişmedikçe
Yani benim ki de laf mı? Elbette ki bu ülkede herkesin bir siyasi düşüncesi ve partisi vardır.

Eh ne de olsa, sözde demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinde yaşıyoruz canım.

Belki bazı değerli okuyucularım ne demek yani deyip, benim ipotekli kafa sözüne kızmış olabilirler. Tamam, arkadaşlar kızmayın. Hangi partiyi seviyorsanız sevmeye devam edin.

Yani size bir şey dediğimiz yok. Çünkü bende bir zamanlar aynen çoğunuz gibi düşünüyordum. Varsa yoksa her şey benim tutuğum siyasi partimdir diyordum.

Ve yahut öyle zan ediyordum. Hele bir seçim dönemleri gelmeye görsün, duvarlara yazılar yazıyor, afişler asıyor, sloganlar atıyor ve kendimize göre ülkeyi kurtarıyorduk.

Herkesi Namaz kılmaya, Oruç tutmaya ve İslam’ı yaşamaya davet ediyorduk.  Hele birde karşı görüşte ki birileri ile tartışınca;  okuduğumuz bir iki İslami kitaptan dolayı kendimizi resmen müçtehit falan zan ediyorduk. Öylesine ateşli tartışmalara giriyordu ki, sanki dersiniz ki, İmamı Azam Abu Hanife’nin talebeleri konuşuyor tartışıyor gibi kendimizi zan ederdik. Bizde başka kimsenin görüşü doğru değildir diye düşünüyorduk. Okuduğumuz birçok kitabın hangi mezhep ve hangi akait tezahürü ile yazıldığını falan pek düşünmüyorduk ve bilmiyorduk... Yeter ki okuduğumuz kitap İslami tandanslı bir kitap olsun kâfidir sanıyorduk. Hata bazen de daha da ilerliye giderek, şu imamın arkasında namaz kılınmaz, bu imamın arkasında namaz kılınmaz diye kendimizi müçtehit halifesi falan filan zan edip açıklamalar yapıyorduk.

İstanbul Fatih Akıncılar camiasında, her zaman vatanı, milleti kurtarma tartışması vardı.

Eminönü Süleymaniye Akıncıları camiasında yine aynı şekilde vatanı, milleti kurtarma tartışmaları sürüp gidiyordu. Hele birde zaman zaman, Malatya’ya geldiğimizde, boğaz içi gurubu ve söğütlü cami Akıncılar gurubundan daha başka bir tartışma ortamında kendimizi buluyorduk. Özelikle de, Malatya’da o, dönemlerde, İslami konuları bilen ve bilmeyen, karşısındaki kişinin ameli bir açığını kendisine göre buldu mu, hemen sen (Vahabisin) diye damgayı basıyordu birilerine. Yani açıkçası sapla saman biri birine karışır misali her şey biri birine karışmıştı o yıllarda. İslami düşünceler maalesef siyasi yelpazenin penceresinden şekillenerek vücut buluyordu sanki gençlerin nezdinde.

İşte o, dönemlerde işin en tehlikeli yanı da bu noktaydı. Nasıl ki, üniversite’ye kayıt olmak, imtihana girmek ve okuyup mezun olmak için önce ilkokul, Ortaokul ve Lise mezunu olmak gerekiyorsa; İslami konulardan da bilgi sahibi olmak ve gerektiğin de İslami konularda konuşmak için önce İslami bir ilmihali bilginin olması ve kişinin tecvit üzere güzel bir Kur’an okumayı bilmesi ve gramer doğrultusunda güzel bir Arapçayı bilmiş olması ve ayrıca Fıkıh, Hadis, Kelam, Siyer konusunda bir bilginin olması gerektiği noktasın da çoğu kimsenin bir şey düşündüğü filan yoktu. (Fakat her şeye rağmen, İslami teslimiyet, ihlâs ve samimiyet vardı o, yıllarda genç nesillerde.)\r\nİşte öyle bir ortamda siyasi ipotek altına alınan ve şekillenen o, bazı kafalar; halen o dönemdeki ruh hali içindeki siyasi Saiklerle İslam’ı yaşamaya çalışarak, insanlara telkinlerde bulunmaktadırlar maalesef. Ve ayrıca, tabi oldukları bazı siyasi partilere kutsallık vasıf ederek, onların dışındaki diğer bütün siyasi partilere oy veren insanları İslam’dan çıkma derecesinde suçlayarak dışlamaktadırlar. Zan edersiniz ki, onların tabi oldukları siyasi partileri kutsaldır ve gökten zembille vahiyle inmiştir. Be kardeşim; halen düşünmezimsin ki; Türkiye’de ki bütün siyasi partilerin; Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin Anayasası’ndaki 68.ci Maddenin - 4121/6 md. ye göre kurulduğuna göre; peki senin tabi olduğun siyasi partinin nasıl bir kutsallığı varmış söylerimsin?

Sende bu laik düzenin öngördüğü aynı siyasi partiler yasasına göre kurulmadın mı?

Evet, durum böyle olmasına rağmen, yıllardır bu milleti siyasi noktadan suçlayıp, ayrıştırıp, ötekileştirmenin şimdiye kadar bu millete ve bu ülkeye ne faydası olmuştur söylerimsiniz? Siyasi bazı Partilerin kurumsal kimliğini kutsayıp milleti ayrıştırmak çok büyük bir yanlışlıktır. Ancak şu söylenebilir: bazı siyasi partilerdeki insanlar, bu milletin inançlarına, değerlerine, kültürüne, tarihine karşı daha fazla duyarlı olurlar. Bazıları ise ikbal, çıkar ve menfaatlerini ön planda tutarak, ülkeyi düşünmekten ziyade, kendi mensup oldukları siyasi görüşün çıkar ve menfaatlerini düşünürler. Evet, bu inkâr edilmez bir gerçektir siyasette ve Türkiye’de. Yani bütün hadise budur.\r\nEvet, bazı siyasi partiler de vardır ki; iktidara geldiklerinde, genel olarak onları iktidara getiren egemen sermaye’ye, egemen medya’ya ve egemen zinde güçlere karşı olan borçlarını ödemek için, devletin kasasını, devletin hazinesini boşaltır ve bedel öderler. Çünkü o, iktidarlar; ancak onları iktidara getiren güçlerin dediğini yaptığı sürece iktidarda kalırlar.

İşte yakın tarihte, Türkiye’de bunun birçok örneğini gördüğümüz gibi. Ve yine azda olsa ülkemizde bazı siyasi Partilerde vardır ki; içlerinde her ne kadar ikbal peşinde koşan istisnai bir kaç parazit olsa da, genel anlamda bu milletin verdiği görevi yapmak için, devletine, milletine, bayrağına, inancına, kültürüne, tarihine karşı olan duyarlılıkları içinde görevlerini yapmaya çalışırlar. Türkiye’de zaman zaman her ne kadar ellerinde olmadan bazı hataları ve yanlışlıkları olsa da, bu ülkeye karşı kasıtları hiçbir zaman olmaz. Bu ülkede sayıları Azda olsa, devleti Milleti düşünen partilerimiz ve Milletvekillerimiz de vardır çok şükür.

Evet, işte Türkiye’deki tüm siyasi partileri ancak bu minvalde değerlendirebilirsiniz.

Yoksa Türkiye Cumhuriyetinin laiklik ilkesine göre kurulmuş olan hiçbir siyasi partinin diğerinden üstün bir kutsiyeti iddia edilemez. Ancak siyasi partilerde, bu milletin bazı kutsal değerlerine karşı duyarlı veya duyarsızlığından söz edebilirsiniz. İşte Türkiye’de yıllardır siyaset yelpazesinde gördüğümüz gibi, kimi siyasi parti vardır ki içindeki insanlar bu milletin inançlarına, değerlerine, tarihine karşı hiç duyarlığı yoktur ve karşıdırlar. Kimi siyasi partide vardır ki, bu milletin inançlarına, değerlerine, tarihine karşı saygılıdırlar ve duyarlıdırlar.

İşte Türkiye’de maalesef bazı vatandaşlarımızda siyasi bilinç tam olarak şekillenmediği içindir ki, kafalar maalesef halen 1940’ların ve 1970’lerin ipoteği altındadır.

İşte bu bazı kafalar bu siyasi ipotekten kurtulup özgürce siyasi olayları tahlil edip ve analiz etmedikleri sürece; Türkiye’deki siyasi çarpıklık ve güdümlü kafa yapısı devam edecektir maalesef.

Siyasette her ne pahasına olursa olsun, kol kırılır yen içinde kalır gibi teslimiyetçi bir kafa yapısı ile katıldığımız, doğruyu ve yanlışı eleştirme çabamızın olmadığı sürece; özgür düşünmemiz mümkün değildir.  Evet, siyasi partilerde elbette ki siyasi bir disiplin olacaktır.

Fakat siyasi disiplin argümanı arakasına sığınıp ta, meydana gelen bazı yanlışları, hataları eleştirme ve uyarma durumunda olanları dışlama olduğu sürece; sağlıklı bir siyasi demokrasi olamaz. Türkiye’de her şeyin siyasi liderlerinin, Parti il başkanları ve ilçe başkanlarının inisiyatifinde ve iki dudağı arasına bırakıldığı bir siyasi ortamda, özgür bir siyasi demokraside söz edilemez elbette ki. İşte yeni yetişen genç nesillerin siyaseten soğutan en önemli etken ve olumsuz faktör işte bu noktadır.

Çünkü Türkiye’de şimdiye kadar, maalesef egemen sermaye, medya ve zinde güçlerin kendi menfaatleri için iktidara getirdikleri bazı siyasi liderler ve bazı siyasi partiler güdümlü oldukları kesimler için öylesine olumsuzluklara imza attılar ki; bunu gören genç nesillerde eğer siyaset buysa; benden uzak olsun dediler ve siyasette soğuk baktılar. Bu gün 90 yaşına gelmiş bir cumhurbaşkanı ve siyaset yelpazesinde onun benzerleri olan ve 60 yıldır halen siyasette bir türlü gençlerin önünü açmayan bu bazı kişiler olduğu sürece ve siyasetin üstünde bu dinozor kişilerin vesayetleri olduğu sürece; Türkiye’de sağlıklı demokratik bir siyasi süreçten ve yapılanmadan söz edilemez asla.

Evet, işte bu siyasi çarpıklığa karşı, Türkiye’de ilk defa bir siyasi bir lider olarak, R.Tayyip Erdoğan karşı gelerek, geride gelen gençlerin ve yeni yetişen nesillerin önünü açmak için siyasette üç dönemle kendilerinin görev sürelerini sınırlandırıp, bu kararlarını ortaya koydular. Evet, sağlıklı siyasi bir demokrasinin işlemesi için, bir siyasi parti lideri iktidara gelsin veya gelmesin; üç dönemden fazla partisinin aşında kalmamalıdır.

Artık bu gelenek bütün siyasi partilerde işlerlik kazanmalıdır. Tüm siyasi partilerin tabanları bu konuda tavırlarını ortaya koymalıdırlar. Siyasi parti genel başkanlıkları, İl başkanlıkları, Milletvekillikleri, Belediye başkanlıkları vs. bütün bunlar üç dönemle sınırlandırılmalıdır.

Ve ayrıca geçmişte ki bazı siyasilerin sergiledikleri bazı olumsuzluklar giderilerek, yeni yetişen genç nesillere siyasetin devleti, milleti yönetme sanatı olduğu gerçeği anlatılmalıdır.

Siyasi partiler kendi içerisinde eleştiriye açık olmalıdır ve yönetim kadrolarında olanlar; kendilerini eleştirenlere karşı hemen disiplin cezası ve gibi argümanlarının arkasına sığınıp bazı insanları ve parti görevlilerini sindirmemelidirler. Milletvekilliği, Belediye başkanlıkları veya il başkanlığı için, siyasi partilerde tabanın sesine kulak verilmeli ve bu konuda acilen tercihli sisten tekrar yeniden işletilmelidir. Efendim tercihli sitem olursa partide disiplin olmazmış? Bu doğru değildir. Asıl neden Türkiye’de siyasi partilerimizin eleştiriye açık olmamasıdır. Diğer önemli bir konu: siyasi parti merkezleri, maddi imkânı vardır diye bazı sermaye sahiplerini aday diye vatandaşa dayatmamalıdırlar.  

Siyasi partilerimiz çoğu zaman, maalesef masraftan kaçmak için,  idealist, dürüst ve hizmet üretecek kişiler yerine, seçim masraflarını cebinde karşılayacak ve partiye birkaç yüz bin lira verecek kişileri tercih etmeleri siyasetten kirlenmenin yolunu açmıştır ülkemizde.

Hiç kimse kusura bakmasın, siyasete sermeyesi ile gelen adaylar; hizmet üretmekten ziyade, sermayelerini devletin kasasında nasıl katlarım diye uğraşırlar çoğu zaman. ( Tabi siz değerli okuyucularım buna nasıl bir isim koyarsanız koyun artık.) Dürüst insanlar ve yöneticiler elbette ki, bu sözlerime kızmasınlar ve alınmasınlar. Fakat maalesef Türkiye’nin geçmiş siyasi sürecinde bunun birçok örneğini bu ülkede yaşıyoruz ve görüyoruz maalesef. Bunu da artık görmemezlikten gelemeyiz her halde? Bugünkü yazımızdan dolayı belki bazı siyasilerimiz bana kızacak ve köpüreceklerdir. Eh ne yapalım, yarası olan gocunur.